Renklerim seninle. Gökkuşağım, ebemkuşağı; yerin altında. Çehrende ben, siyahına ve mavine teslimim, toprak berraklığında.
İnadım temkinim en ürkek korkum. İlk adımım, sendeleyişim.
Az evvel, dünün tam öncesinde, ertesi olmamışken daha, bisikletinin tekerleri durmadı mı ardımda? Çomağım ben sükunetine dalan. Çeksin beni baktığım mavi toprak. Yitmek var yitip gitmek, yer olmak. O yer, sen ve ben kayıp gitmiş yıldızlarla.
Gök bizimle, sen hepimizle. Gök bizimle, sen hepimizle.
Öyle yanıyorum, deniz sıcak geliyor Edremit körfezinde, teşrin vaktinde. Rüzgâr parçalıyor etimizi kemiğimizi, ben dağılıyorum senin için giydiğim ince tül elbisemle.
Bir konuşma, iştahını anlatıyorsun. Koruk doluymuş bahçen, koparırken beni dalımdan. Çekinme, kopar ve yemeğine kat. Bir daha da utanma yaptıklarından ve arzuladıklarından. Tadını çıkar kendi ellerinle topladığın yüz burkan lezzetin.
Yollarımız bir ve ayrı, yürüyorum ve öğütülüyorum patikalarında. Nasıl varılır ki sana? Issız ve kimsesiz, yalnız ve tek başıma, aidiyetim sana.
Bilemem yürürüm. Bilemem sana yürürüm. Aklım, zihnim, rüyam, bedenim, parmak arası terliklerim. Serçe parmağımda iki taşlı yüzüğüm, sana yürürüm. Kuşum, kanadım, küçücüğüm… Solumdasın, sağıma bakıyorum; yönüm yörüngem her yerimdesin.
Kumsalına düşmüş ve kupkuru kalmış eski bir limon dilimiyim, bir ekşilik de senden isterim, koruk dolu bahçeni göster gelirim. Koparsan beni dalımdan ne olur, ellerin ancak böyle dokunacak bana, bu kadarına da razıyım. Tatlı, tuzlu, acı; tadımız ellerimizde, belli. Damağımda eksiliyorsun, biliyorum. Arıyorum, bulamıyorum, sana yürüyorum.
Işıyorsun havzamda, ben konuşamaz ve ellerimi -kaybetmiş- yitirmişimdir. Sözlerim yetişmez çenenin kıvrımına. Çarpık ve çarpılmış bir duruşum, suyum kirlenmiş, yanaklarım siler tuzlarıyla kara lekelerimi. Eğrilmiş omurgamla yüzümde kara lekelerimle, gözlerim ve denizlerim sayesinde temizleniyorum yürüdüğüm yolunda.
Dün yanımdaydın, iki gün geçti. Asırları sildim gittiğinden beri, olmadığın saatleri, günleri. Hayır, dur, silmedim yaşlarımı. Silemem senin olduğun seni akıttığım saniyeleri.
Gri, kara, beyaza yakın bir parlama; ay gibi, yakınsın etrafımıza dizili dağlar gibi. Seni çağırıyor gecenin çığlığı, isimlendirmiş ve sen demiş adına ayın dili.
Sıkışığım, dolu dopdolu tepelerim. Trafiğine yakalanırım. Merdivenlerini gösteriyorsun bana, ön ayak olma, her an takılabilirim. Üstelik seçmişsin basamakları, iniyoruz, adımlarını seyrediyorum, karşı çıkamıyorum işte sana. Kurulmuş, sonradan yapılma sahte heykele bakıyoruz; bir kadın ellerini omzundan dökmüş, tutuyor tutmadığım kollarımı. Taklit ediyorum onu ve taklit ediyorum beni tutmayan ellerini.
Kimse kimseyi tutmuyor, ah bu Ören yeri.
Balkes, Küçük Ev, Rose Kafe, İlyas’ın Yeri, Ali Baba’nın kumsala düşen masası; beklerim ya hangisi olursa seni. İrkiliyorum, hep olmadık zamanda geldiklerin. Suratım şimdi koruğun gibi; biraz kopmuş biraz ekşi.
Bir zelzele, sen şiddetinde, giremem ev dediğim yere. Sallanır dururum kendi yarattığım depremimde. Heyelan, canım heyelan, akar ve kayarım, düşer kalkamam tökezlemiş bir ruhum.
Gel, gel diye beklerim. Arar bulamaz, bilemem sana yürürüm.